UZAKTAKİ YALNIZ
bir daha hiç yazmak için heves duyamayacağıma dair bir korkuya kapılıyorum. şu sıralar thomas mann'in buddenbrooklar romanını okuyorum, yine de okumalarım istediğim yoğunlukta ilerlemiyor. kendime ayırabileceğim ne kadar vaktim var ve bu vakti nasıl geçiriyorum, emin değilim.
reşat nuri'nin ''içimde sönük bir ümit yok değildi. çok güzel bulduğumuz için, hiçbir zaman elimize geçmeyecek sandığımız şeylere karşı duyulan o ümitsiz ümit.'' diye özetlediği bir haldeydim. nihayetinde bu dalgınlık sürecin üzerine biraz daha derin düşünmeme olanak tanırken anlatacak ne kadar çok şey olduğunu fark ettim.
uzak bir yerde tanımadığımız, bilmediğimiz insanların arasında yaşamakla mutlu olacağımızı sanarız, aslına bakacak olursak istesek de istemesek de bu fırtınada yaşamıştık, yan çizmelerimizle, yetersizliklerimizle, müzmin yenilgilerimizle, kendimize dönmeye mecbur olmalarımızla, ayrılıklarımızla uzun, çok uzun zamandır dolaşıyorduk birbirimizin hayatlarında. işte şimdi bir kez daha aynı çıkmazda ya da düşten ayrılmada buluyorum kendimi, yabancı olmadığım duygular siniyor sanki içime, çözümsüzlüklerimle karşı karşıya kalmaktan çekiniyorum. adlandıramadığım duyguların evvelinde, en yakınımda ümitsizlik dururdu, derin sularda boğulur, kötülüklerin çığlıklarında yardım duası aranırdım. ''hiçbir şeyin değişmeyeceği umutsuzluğuna kapıldığım kısa anlar kadar korkunç ve umutsuz anlar tanımıyordum.''
bir dönemece, bir noktalama işaretine ulaştırdı sonra beni tanpınar ''insanoğlu yorgunluktan çekinmez ufuksuz olmaktan harap olur.'' buna inanırken şöyle açıyordu kapalı kapıları ''hayat nasıl iki kutbun arasında çalışıyordu? bir tarafta insan için bir yığın yükseltici şey, öbür tarafta da sanki bütün bu yükseltici şeylerle aramızı kesmek, bizi onlardan ayırmak isteyen küçük endişeler, hesaplar, bedava düşmanlıklar vardı.'' diyerek rüzgarı dağıtmaya çalışıyordu.
''bazen, hafızamı elime alıp seyrediyormuşum gibi hissediyorum.'' sanki hafızam cam bir tüpmüş gibi elimden düşüyor, cam tuzla buz oluyor. çok düşünüp cesur düşünüyorum, cevabını veremediğim soruları görünmez iplere boncuk gibi diziyorum.
reşat nuri'nin ''içimde sönük bir ümit yok değildi. çok güzel bulduğumuz için, hiçbir zaman elimize geçmeyecek sandığımız şeylere karşı duyulan o ümitsiz ümit.'' diye özetlediği bir haldeydim. nihayetinde bu dalgınlık sürecin üzerine biraz daha derin düşünmeme olanak tanırken anlatacak ne kadar çok şey olduğunu fark ettim.
uzak bir yerde tanımadığımız, bilmediğimiz insanların arasında yaşamakla mutlu olacağımızı sanarız, aslına bakacak olursak istesek de istemesek de bu fırtınada yaşamıştık, yan çizmelerimizle, yetersizliklerimizle, müzmin yenilgilerimizle, kendimize dönmeye mecbur olmalarımızla, ayrılıklarımızla uzun, çok uzun zamandır dolaşıyorduk birbirimizin hayatlarında. işte şimdi bir kez daha aynı çıkmazda ya da düşten ayrılmada buluyorum kendimi, yabancı olmadığım duygular siniyor sanki içime, çözümsüzlüklerimle karşı karşıya kalmaktan çekiniyorum. adlandıramadığım duyguların evvelinde, en yakınımda ümitsizlik dururdu, derin sularda boğulur, kötülüklerin çığlıklarında yardım duası aranırdım. ''hiçbir şeyin değişmeyeceği umutsuzluğuna kapıldığım kısa anlar kadar korkunç ve umutsuz anlar tanımıyordum.''
düpedüz rüya bunun adı
düşünceleri rüzgarda her tarafa uçuşan yapraklar gibi savuruyorum. ''dünyamız her gün önümüze bir umacı gibi çıkardığı tehditlerine rağmen güzeldir.'' buna aklım da kalbim de inanıyor. ağaçlarla sarmalanmış kimsesiz yolları, papatyalarla bezenmiş kır yollarını getiriyorum gözlerimin önüne.
''sükutun bahçesi tılsım ve pınar
yıldızdan cümlesi karanlıkların;
iklimler dışında ezeli bahar,
mevsimler içinde tükenmez yarın''
tanpınar.






Yorumlar
Yorum Gönder